13 Aralık 2009 Pazar

can yücel..


Nereden çıktıysa bu kış vakti, bir yerde gördüm özendim.. Mutsuzluğunu hatırlamak çok kötü..


Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.

8 Aralık 2009 Salı

Tembellik Manifestosu..

'2006..

Bizler anlayamayız uzaktan eko halinde gelen “çalışmadan yapamam” sözlerini.Kıssadan hisse yatış biçimleriyiz kendi içimizde…Bir evin içinde sorumluluk duygusundan uzak bir şekilde kalabiliriz günlerce,kanepeden kalkmayı yemek ve tuvalet ihtiyacı için itinayla beceririz.Evden çıktığımız anda değişen kaldırım taşlarına şaşırabiliriz,sürekli yürüdüğümüz yolda bir sürü mağazada açılmış olabilir,ilgilenmeyiz.

Varoluş şekillerimiz başkadır,zorunluluktan azad edilmiş gerçekliklerimiz vardır.Başka durumlar seçmişizdir,yatma durumu tamamıyla bilinçli bir tercihtir. Yaşam tercihimizi yerinde duramayan,çalışan ve illaki bir şeyler üretmeye çalışan insanların dışladıkları,hor gördükleri bir yerde konumlandırmışızdır. Amacımız maksimum tembellik minimum hareket olduğundan, itici bulunuruz, çalışma aşığı bunca insan arasında.Başucumuzda Charles Bukowski kitapları görülür sıklıkla, “çalışmak güzel bir şey olsa üstüne para vermezlerdi” sözünü iliklerimize kadar hisseder, öylece kabul ederiz. Oblomov hayranlığımız almış başını gitmiştir,atamız sayarız küçük burjuvalığı haricinde..

Kendi aramızda çalışmama brifingleri veririz, insan bedenine eziyet değil midir bu koşuşturma onu tartışırız. Tanrı bize tembel olabilme yeteneğini verdiyse,bunu sonuna kadar kullanmak hakkımızdır. İç hesaplaşmalarımızda fazlacadır çalışanlara oranla,yanlış bir tercih olabilir bizimki… Beynimiz çalışırken dinlendirmeye aldığımız bünyemiz,övünç kaynağıdır,uzaktan kumanda “uzakta” diye sıkıcı programlar izlemek,tuvalete gitmemek için direnmek sadece biraz daha egzersiz yaptırmak içindir zihnimize,çözümlerini bulmak için…

En sevdiğimiz arkadaş toplantıları evde,yatar halde geçirilenlerdir. İçkimiz elimizde ve ev kalabalık olduğunda minimum enerji harcayarak gerçekleştiririz ihtiyaçlarımızı.Başka insanlara ihtiyacımız yoktur,tembellikten örgütlenme zorluğu çektiğimiz halde bizim gibiler er yada geç karşımıza çıkar,diğerleriyle de nasılsınız,teşekkür ederim bende iyiyim cümlelerinden sonra konuşmanın pek anlamı yoktur. Bir arkadaşım her içki içişinde üstadı Bukowski nin “hep sarhoş olmaya karar verdim,sıradanlığımı alıp götürüyor,sıradanlıktan yeterince uzaklaşabilirsem sıradan olmam belki” sözünü tekrarlayıp durur. Ve ahlakçılar tarafından susturulmaya çalışır,”ama insan,ama insan….” Diye başlayan cümlelerle,çalışan insanların az sayıda okuduğu kitap,az sayıda izlediği bir film olduğundan-genellikle- farklı kelimelerle cümle kuramadıklarını bildiği için bir şeyler söyleme çabalarına olağan tembelliğiyle gülerek karşılayıp,diğerlerini ona bir şeyler anlatma çalışmasından diskalifiye eder.

Şahane aşıklardır çoğunluğumuz,sevgilimizi düşünmekle geçer tüm günümüz,anti sosyal hayatlarda sürüklendiğimiz için sadakat bir parçamızdır. Fikirlerle dolu olan beynimiz,icraatta teklese de çokça sevgililerimiz tertemiz kalbimiz olduğunun ve onlar için ne kadar çok şey yapmak istediğimizin farkındadırlar.:)

Bağımlı insanlar değilizdir,kayıtsızlık hali bilinçli bir tercihtir. Stefano Elio D’Anna’ nın Tanrılar Okulunda bahsettiği “düşleyin” durumunu kabullenip bir çelişki yaşasakta içimizde bize anlattığı hayatla ilgili,bağımlı değil tembel olmayı seçtik ve Dreamer ‘ın da dediği gibi hala hayal kuruyoruz…Hmm,neydi ? Biz özgürlüğümüzü bir avuç uydurma gerçeklikle takas etmedik!

5 Aralık 2009 Cumartesi

Pipim çıkarsa diye..

Ergenliğimde hiç saçmalamadım, gerçekten. Ve saçmalayanların tam orta yerinde oyun kurucu görevindeydim.Saçmalamadım dediysem, fevkalade saçmaladım, saçmalamadığım tek şey erkeklerdi..Benim hiç kolejli kıza yakışmayan sokak çocuğu sevgilim olmadı ya da kendimden 10 yaş büyük birine aşık olup her aradığında arabasına atlayıp, pangallıklara vurmadım kendimi. Hepsiyle arkadaştım çünkü ve bundanda yıllarca gurur duydum.Ta ki gencecik yaşımın neredeyse dörtte birini kaplayan bir ilişkim bitip, zaman zaman tekerrür etme girişimlerine başlayana kadar. Ne zormuş be kardeşim! Birde yıllarca sevgili olduğum adam için "ben ona hiç aşık olmadım, hep başkasına aşıktım, 10 senedir başkasına aşık sayılabilirim aslında" diye kıçıma itinayla girecek büyük laflar ettim.
Sevildiğimden emin olduğum zamanlar oldu, dolayısıyla tüm aşağılıklığımla aşık olduğum çocuğu düşündüm hep, onu istedim.. En ufak bir beklentim olmadı bu arada sevgilimden, kendimi bildim bileli çünkü yönlendirilmesi gereken fakat bir türlü yönlendirilemeyen, ne yapmak ne olmak istediğine bir türlü karar veremeyen, herhangi bir öneriyi anında reddeden saçma birisi oldum. Bana böyle tahammül eden, iyi bir insan sevgilim olarak kalabilirdi, ben olgun bir insanım, aşkta neymiş gibi beylik laflar ettim saçmasapan, çünkü erkekler konusunda hiç saçmalamamıştım, bir tabur balta arasındaki kızdım ben ve belki pipim bile çıkabilirdi.. Bunu önemsedim, nasıl çalışmayan bir beynim varsa bu durum hep hoşuma gitti, gittiydi yani..
Sonra birden aydınlandım. Sesli bir şekilde "çok yalnızım ulan" dedim. Süper bencil bir çocuğa aşık olmuştum 15 yaşında, 10 seneden fazla zaman geçmiş üstünden.. bu 10 senenin 7 senesi beni sadece uzaktan izlemekle yetinen, ben iyiysem iyi, kötüysem kötü ve tabiki söz dinlemediğim için üstümdeki yüke asla ortak olmayan bir sevgilim olmuştu. Envayi çeşit saçmalık yapmıştım, izleyicisiydi onların.. İzleyicilerim arasında canım dediğim bir avuç arkadaşımda vardı, onlar benim çocukluğumdu.. Hepsini şöyle bir gözden geçirdim, saçmalama zamanlarında saçmalamışlardı, ve bırakıp devam etmişlerdi herşeye.. Halbuki ben hala bir üst geçitte cam kırıklarının arasında ilk önce solculuk oynayıp, hadi bırakın lan istop oynayalım kızı kalmıştım. Onlar aşık olmuş terkedilmiş, üzülmüş ve ilerlemişlerdi.. ben terkedildiğim yerden her geçtiğimde ağlıyordum, onlar çoktan önlerindeki maçları beklemeye koyulmuşlardı, benim olabilecek en ufak bir deneyime tahammülüm yoktu. Skandal! Kaldığım yerde kala kalmıştım, olgunum ben aşığım diye üzülemeyeceğim deyip, hep yazık ettiğimi düşündüğüm sevgilimle kalmaya karar verdiğim an herşeyi kaybetmiştim. Bu ağır yük malesef sosyal hayatımda muhteşem bir hayal kırıklığı yaratmış, kafamda inandığım herşeyin peşinden koşma girişiminde bulunmuş ama sonra derhal vazgeçmişim.Tutunamama problemim hat safha da devam ediyor halim gerçekten içler acısı. İnsan 15 sene önceki gibi kalır mı? Kim dedi değişmek kötü birşey diye ulan! Herkes değişir, ortada bir öbek bok gibi kalırsınız size söyleyeyim, derhal değişin, birşeyler sizi değiştirsin yani izin verin.. Solcuyken islamcı, islamcıyken liberal olanları bağrıma basacağım, öyle hastası oldum değişimin. Orta da yapayalnız kaldım, bu gerçek ayol, ajite etmek için söylemiyorum yani..
Neyse nerden girdiğimi unuttum bu son cümlemi okuyunca şimdi de, moralim bozuk.. Acayip bozuk. Kimi bıraksam hayatına devam ediyor ve ben böyle daha fazla yaşayamayacağım. Devam edenleri kıskanmaktan ziyade sinirleniyorum artık. Arkadaşlarım hayatına devam ediyor, aşık olduğum -eskiden tabi artık- çocuk devam ediyor, en son bana koyup bu yazıyı yazdıran da eski sevgilimin hayatına devam ettiğini görmek. E ne oldu? Ben hala kala kalmış vaziyetteyim, deli deli işlere kalkışıp vazgeçme hallerindeyim..
Sinirleniyorum!
Koduğumun hayatında tek hakkım vardı ve ben kendime bakınca süper başarısız bir insan görüyorum. Başaramadım, olmadı yani deyip hala öylece duruyorum..Ara sıra kendimi yokluyorum velev ki bir düğmem vardır, birinin eli deyip off konumuna getirmiştir, on yaptım mı aynen başlarım diye ama malesef..
İşte bunları o ergen zamanlarda üzülmeyi saçma bul, kız gibi kapris yapmayı saçma bul, ilgi beklemeyi saçma bul, birinin hayatını kolaylaştırmasını saçma bul tribinde -kafam kopsun- ben olgunum, diğerlerinden farklıyım tribiyle geçirirsen, akranların çocuk çocuğa karışırken sen hala adım atmaya çalışırsın güzel kızım. Şimdi küllerinden doğma tribine gireceğini biliyorum, erkenden uyarayım, senin harcın değil o işler, git bir köşede ölmeyi bekle güdük kız!!

2 Aralık 2009 Çarşamba

Sekreter Aranıyor!


Kandırdım.
Sekreter aranmıyor aslında. Ben sekreter olacağım. Annem seri halinde muhteşem şekilde klavye kullanmamı çok beğenmiş, onu hayal kırıklığına uğratmayacağım.Hazır sekreter olacakken kendime bir kaç prensip edindim onları paylaşacağım.
1- Asla ve katt a ben özgürüm, kendi ayaklarım üstünde durabilirim kızı olmayacağım yeni iş hayatımda, keza 8 -9 senelik büyük şehir maceramdan bir şey öğrendiysem benim bu işi beceremediğimdir,başaramadım yani. Dolayısıyla da bu sefer, ilgiye, korunmaya bakılmaya muhtaç, elinden de her iş geliyor aslında yavru kedisi olup, illa bir erkeğe sırtımı dayayacağım. Tüptür, market alışverişidir, faturalarıdır, kendilerinden muhakkak yardım alacağımdır.
2- Yeni çevremde yetiştiriliş tarzım olan, aklına ne geliyorsa o an söyle, kelime hazinen yetersizse küfürle boşlukları doldur durumunu bırakacağım. Küfür eden erkek gibi kız, ben bunu acaba bir kere şaapabilir miyim sorularını ilk önce katiyen akıllara getirtmeyeceğim. Daha çok kasabalı birşeyden anlamayan kızı oynayıp, her tacizi anlamamazlıktan gelecek, bütün işlerimi hallettirip en son patlayacağımdır, kullanıp atacağım yani patron neyin ne varsa..
Çok canım sıkıldı bu maddelerden, kısaca diyorum ki önümde beni bekleyen muhteşem bir hayat olabilir, mutluluk sekreterlikte gizli olabilir,deneyeceğim. He sekreterlikte de başarısızsam en kötü Nermin Bezmen olacağım canlarım.of.

1 Aralık 2009 Salı

çok adi.

2009' un ilk dört ayına ithafen yazılmış, kendisiyle helalleşiyorum, böyle saçmalıklar yazdıran, böyle sıkıştırıp bırakan olaylar yaşamamak için totem yapıyorum..




Evet içime bir varoş insanı girdi. Çıkmışlığı var mıydı zaten pek bilemiyorum. Peki. Bu giriş olmadı.
Görmezden geldiğim -içimdeki- varoş insanı, artık o kadar gözüme girdi ki görmememe, yokmuş gibi davranmama imkan yok diye başlıyım lafıma.
Bebeklikten, ergenliğe, ergenlikten bu noolduğu bilinmez yaşıma, idrakimin tuhaf gelişimi sonucu farklı farklı algıladığım pek çok acıya şahit oldum.Sevdiklerimin şahitlikleri de dahil.Bu aralar favorimiz ölümler..
Hepimiz birer ölüm şahidiyiz kendi çapımızda. Ortak ölümler, acılarımızı farklı farklı etkiliyor. Kiminin her ölüm haberinde içini en çok acıtanı, kiminin; ölüm bam teline basmamış olanların yani, ölümden ziyade sevdiklerinin üzüntüsü canını yakıyor. Bam teline basılmışlar en sevdiklerini kaybetmemelerinin sonuçları hayaline yatarken, diğer kısım gözlerinin önünde üzülen sevdiklerine üzülüyor.
Tuhaf yılların kralında konuşlandığımız için, elimiz kolumuz bağlı izliyoruz. Her ölüm haberinde birbirimizin yüzüne bakıp nasıl üzülsek diye düşünüyoruz. Mesela hayatımızda hiç görmemişiz ama en sevdiğimizin, en sevdiklerinden. Hayat çok adi. O kadar adi ki sana sadece sevdiğinin üzüldüğüne üzülmen gerekirken, onunla aynı hissetmene zorluyor ve hissetmediğin için midene bir yumruk vicdan azabı bırakıyor. Her ölüm en acılı olanını hatırlattığı için zaten bir vurgun yiyoruz. Kaybettiğimiz hele en sevdiklerimizdense soluğumuz kesiyor. Omuzlarımıza bastırıyor biri. Nefes alayım Allah’ım nasıl olacak diyorsun. Durduğun yerde dönmeye başlıyor her şey. Anılar anılar anılar… bir bakıyorsunuz en sevdiğiniz hayatınızın her anında. Tamam, şimdi yok peki nasıl olacak? Burnunuzun direğini sızlata sızlata yaşatacak hayat sizi. Hayatınızın her anında olup, gideniniz olmadan; sürecek hayat ve sürdüğü için vicdan azabınız boğazınıza düğümlenip yaşayacaksınız. Bir katille, bir orospu çocuğuyla aynı yerde yaşayıp, aynı havayı soluyacaksınız. İlahi bir güç “show must go” diyor çünkü. Devam ettirmeye çalıştığımız şey ağırlaştıkça ağırlaşıyor, delik deşik oluyoruz. Hayat sürmeye çalışıyor, gülmek istiyor fakat acı çektiğiniz için gülmeye utanıyorsunuz. Kötü insan olur muyuz devam edersek. Devam da etmek lazım. Bir eksikle devam etsek mesela, yaşantımız nasılsa sürmek zorunda. Az mı etkilenmiş gözükürüz? Kime gözükürüz sahi? Neden salıverip, içimiz çıkana kadar ağlamayı sürdürüyorduk? Çektiğimiz acının limiti ne olunca yeterli olacaktı? Vicdan azabımıza birde etrafımızdan mı etkenler katılıyordu. Acımızı zerre kadar anlamayan ama –mış- gibi yapanlar mı vardı birde. Evet onlar hep olacak. Onların yanında iyi şeyler hissedilmeyecek, vicdan azabının vücut bulmuş hali onlar çünkü. Üstelikte müdahale ediyorlar.
Her ölümün ardından yaşayacak sebepler buluyorum. Mesela bir ölüm, karanlık bir lise bahçesinin aşk hayatımı sıkılmadan dinleyen sarışın, güzel bir çocuk siluetini, başka bir ölüm sarhoş, yanakları kızarmış, utangaç bir serseriyi, bir ölüm kına kokusunu, başka bir ölüm saçlarını böyle yaparsan vallahi yolucam saçını başını haa cümlelerimi... Ben bunları hatırlamak için yaşarım, güzel güzel yaşarım. Sevdiklerimle daha çok ve daha güzel zaman geçirmek için. Bir kadeh bir şeyler içmek için, gözünün içine bakıp kikirdemek için, bırakıp gidenleri anmak için… Erken olan her ölüm çok acıklı ve çok beyaz…
Ne demişti Hintli kamyon şoförü?
“nobody remains virgin , life fucks everyone”
Hepimizi…
Hayat çok adi

23 Kasım 2009 Pazartesi

yalnızlığımdan sıkıldım.

Twitter' ın hastasıyım.
O muhteşem cıvıklık, o muhteşem uyuşturucu etkisinin hastası oldum. Süper kalabalıkların arasındayımdır ben, çok nadir yalnız kalırım. En kalabalığa ihtiyacım olduğu zaman hep yalnızımdır, ne zaman nefes almak istesem de boğulurum o kalabalıkta.
Yıllar geçtikçe yalnızlığımın daha net farkına vardım tabi. Mesela bir soru sordular bana "dostun kim senin" diye. Bir isim, iki isim ııh tıkanıp kaldım, isimlerde bir boşluk var, e koduğumun kalabalığı ne peki dedim kendi kendime ve ciddi ciddi bu soru tepe taklak etti beni. Yalnızlık edebiyatı yapma yaşımı geçtim, ya da daha gelmedi onu da bilemiyorum da söylemek istediğim o değil yani. Süper yalnızmışım ben onu anladım, onu söyledim. Neyse işte, bu işte bir yanlışlık var dedim kendi kendime, iyi bir arkadaş olmadığımı düşünmeye başladım. Nasıl bir arkadaşım diye düşündüm olabildiğim kadar objektif olarak, fena değilim dedim:)
Arkadaş oldum bu bitkin ve bıkkın halimle, sonra dağ gibi bir kırgınlık oldu kalabalığımla aramda. İstemiyorum ayol hiçbirini..
Zaten başarısızlığım atı almış Üsküdar' ı geçmiş, mutsuz, aşksız bir boksuz yuvarlanıp gidiyorum, içime oturan fil kalkmak bilmiyor, bir bağırsam içimden başka bir adam çıkacakmış gbi takılıyorum Twitter' a düştüm.
Muhteşem bir uyuşturucu.Mesela ben bağımlıyımdır, herşeye bağımlı olurum yani..Sigara, içki, arkadaş, anne, kıyafet ne olursa.. Resmen bağımlı olurum diye uyuşturucu türevlerinden uzak duruyorum-danrım ne kadar bilinçliyim-
Neyse, şu Twitter imdadıma yetişti.
Geçirebileceğim ağlama nöbetlerini, deliliğe ramak kala hallerimi dondurdu.Cik cik cikliyorsunuz, muhteşem bir ruh mastürbasyonu, size çarparak geçen adama tivıtırda hemen rahatça sövebiliyorsunuz.Şimdi Twitter bağımlısıyım, kendimi kaybediyorum, utanmasam altımda lazımlıkla takılıcam o durumdayım.Gelin hadi cikleyelim, daha fazla bu yazıyı uzatamayacağım..

20 Kasım 2009 Cuma

Bu bir anne güzellemesidir..

Evet Meloş'u yazıcam..
Tuhaf bir kadın
Kendisi annem olur.Yıllar geçtikçe benimle beraber envayi çeşit saçmalığa şahit oldu, şanssızdır biraz zaten, kötü evlilik hayırsız evlat kontenjanından..
Fakat çok komiktir, gerçi annemin bütün ailesi eğlencelidir, 7den 70e..
Neyse bana engellenmez bir özgüven pompası yapmıştır hayatım boyunca, kalabalık arasında osursam bile utanmam yani o derece utanmaz yapmıştır beni. Dalga geçer sürekli ayrıca, gerizekalı ve hayvan söylemeyi en sevdiği kelimelerdir bana.
mesela mesaj gelir
-napıyon hayvan, taksime gitme heryer biber gazı bombası
sonra bir daha,tam o sırada ben cevap vermekle meşgulümdür
-ya da git, sen götüne kazığa meraklısın.
Gülerim gülerim gülerim
Ararım sonra,
Anne neden böyle yapıyorsun yahu diye
Burda telaş içinde TV izliyorum, sen ben iyiyim diye annesine haber vermeyen bi çocuksun.Bok ye ühühühü deyip kapar telefonu.
Ararsınız açmaz, sonra bir mesaj gelir evlatlıktan reddettimki diye.
Hayatımda söylemediğim kadar yalan söylemişimdir anneme, asla yalan söylemeyen arkadaşlarım da bu durumdan pek bi endişelenirler, herkesin muhteşem hayatı vardır ben gizemliyimdir.Bir tuhaf yani.
Neyse işte komiktir annem benim, ama bugünki diyalog bugün biraz üzdü beni onu paylaşacağım, üzmekten ziyade annelerinin kaderini yaşayan ve yaşayacak kızları düşündüm diyeyim:)
Bu arada bu bir önbilgilendirmedir.
Anneme 50 yaşında "motor" kime denir diye bir açıklama yaptım, ama ipin ucu kaçtı, gelene motor gidene motor.
Anne lütfen bak söyleme elalemin kızlarına şöyle, banada diycekler görcen gününü falan diyorum cevap veriyor "çokta fifi" -evet bunuda öğrettim malesef-
Mutfak sohbeti sırasında, "şimdi bu okan bayülgen bi sürü kızla gezdi, onlar motordu evlenmedi deee,karısı sütten çıkmış ak kaşık mı?"Sessizliğimi korudum, Esra Erol a "bu kız artık Seda Sayan olduu, bunun sırtı yere gelmez, zaten kürt İdris'in oğlunun manitasıymış, bu Galatasaray naapmış be datlum" diye konuşmaya devam etti. Kahkaha attım, biraz mahçup "görüyorsun değil mi elalemi boklarken kendimi kaybediyorum, içimde bir öfke var Özge"dedi. "Halbuki benim anlatacaklarım vardı, kendimi açıklamak isterdim, sanatçı olacaktım ben, gerizekalıların arasında kendimi çürüttüm. Mesela okulda herkesin zekasını yetersiz buluyorum, kimseyle arkadaş olmak istemiyorum, benimle kim anlaşabilir ki dünya görüşümüz konusunda!". "ohooo anne " dedim, " resmen sanatçı hastalığına tutulmuşsun sen, bu ne kibir, halka inmeden halkın sanatçısı olamazsın" güldüm,güldüm.. İçimi burkmuştu biraz halbuki saklamak istedim bu durumu. " halka inmek isteyen kim be, ben bu halkın arasında ne kadar mutsuz olduğumu anlatıyorum heralde".
"Şarkı söylemek isterdim, bir sürü kitap yazabilirdim ama bir boka yaramadım bu hayatta" dedi. "Yalnız kararlıyım bu yazdığım kitabı bastırıcam, gerekirse emekli ikramiyemle kendim yayıncı olurum". Tamam dedim yaparız, sen böyle sinir yapma. "yok dedi, benim bu öfkem ölene kadar geçmeyecek". Şımardım "yani "dedim " başarmışlardan nefret etmeye, onlara saldırmaya devam edeceksin". "İşte sen bu kadar gerizekalısın, benim esas kızgınlığım kendi başarısızlığıma, onlara söylenirken kendime kızıyorum yani, yüzyüze gelsek tabiki öyle şeyler demem, tebrik ederim" Bir kahkaha patlattım "ah anneee" dedim, kitap yazdın, emekli ikramiyenle de bastırıyoruz kitabı, açın annemin önünü kutu gözlü güzel bir kadın yazar daha geliyor"-neyin taşlaması olduğunu anlamadı bunun tabi, henüz Twitter kullanıcısı değil- dindiricez öfkeni.
"istediğini söyle o ikramiye benim, öyle kullanıcam onu, anne bir kuruş ver diye kapımda ağlarsın" dedi.
Çok hüzünlenmiştim, ama gülmek için düğmeme basıp gülüyordum habire, baktım olacak gibi değil kalktım mutfaktan, ben gidiyorum diye..
arkamdan seslendi "motor İstanbul" diye bağırdılar mı o kız değiştirir ismini,
-Kahpe, anne kahpe
-Ne farkı var hayvan, ikiside aynı şey, bunu söylemeye davet bu yani dedi!
Tükürücem ama içindeki kızgınlığa dedim..
Sustuk.
Evden çıktığımda düşündüm, şimdi dedim Özge Hanım,
sizde kıçınıza sokun içinizdeki kızgınlığı,
kendimle de bu kadar mesefeliyim!!